5816 SAYILI KANUN ELEŞTİRİ HAKKI VE İFADE HÜRRİYETİNİ BALTALAMAKTADIR
İfade hürriyeti, medeni
toplumlarda temel hürriyetlerden biridir. İnsanların fikirlerini özgürce ifade
edebilmesi, yalnızca bireysel hak ve hürriyetlerin korunması için değil, aynı
zamanda toplumun ilerlemesi için de elzemdir. Bu bağlamda, Türkiye’nin taraf
olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Birleşmiş Milletler Medeni ve
Siyasi Haklar Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmeler, ifade hürriyetini
koruma altına almış ve bu hürriyetlerin keyfi şekilde kısıtlanmaması
gerektiğini vurgulamıştır. Türkiye, bu sözleşmelere taraf bir ülke olarak,
bireylerin düşüncelerini ifade etme hakkını teminat altına almakla yükümlüdür.
Türk Ceza Kanunu'nda hakaret ve
ölünün hatırasına hakaret gibi suçlar, bireylerin kişisel haklarını ve manevi
değerlerini koruma amacıyla düzenlenmiştir. Hakaret, sövme ve küfür gibi
davranışlar, ahlaken tasvip edilmeyen eylemler olduğu gibi, hukuken de
müeyyidelere bağlanmıştır. Ancak, eleştiri ile hakaret arasındaki sınırın doğru
şekilde belirlenmesi, hukuk devleti anlayışının bir gereğidir.
Bu noktada, 5816 sayılı Atatürk
Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun, ifade özgürlüğü ve eleştiri hakkını
kısıtladığı gerekçesiyle uzun süredir tartışılmaktadır. Bu kanunun
uygulanmasında, eleştiri ile hakaret arasındaki ayrım gözetilmeden bireylerin
yargılanması ve cezalandırılması mağduriyetlere yol açmaktadır.
Hukuk, insanları "ideolojik
terbiye" etme aracı olarak değil, özgür düşüncenin ve farklı bakış
açılarının güvencesi olarak işlev görmelidir.
Tarih, eleştirel bir yaklaşımla
incelenebilen, öğrenilebilen ve bireylerin yüzleşebildiği bir alan olmalıdır.
Hakaret içermeyen fikirlerin ve eleştirilerin takibata uğraması, toplumda
"tek tip insan" yetiştirme anlayışının tezahürüdür. Böylesi bir durum
hem bireylerin düşünsel özgürlüğünü hem de toplumsal ilerlemeyi baltalar.
Hâlihazırda TCK’nın 130’uncu
maddesinde düzenlenmiş olan ve ölmüş bir kimsenin hatırasına hakaret edilmesine
hapis ve adlî para cezası öngören kanunun varlığı ayrıca başka bir kanuni
düzenlemeye; hele hele kişiye özel olarak düzenlenmiş bir kanuna ihtiyaç
bırakmamaktadır.
ASGARİ ÜCRET BELİRLEME ÇALIŞMALARI
2025 yılı için asgari ücretin
belirlenmesi, aralık ayında işçi, işveren ve bakanlık temsilcileri arasında
yapılacak toplantılarla kararlaştırılacaktır. TÜİK’in Aralık 2024 verilerine
göre, tüketici fiyatları endeksi bir önceki yılın aynı ayına göre %47,09
artarken, on iki aylık ortalamaya göre artış oranı %60,45 olarak
gerçekleşmiştir.
Dolayısıyla yapılacak artış,
çalışanları enflasyona karşı mutlaka korumalıdır. Belirlenecek asgari ücret,
çalışanların ve bakmakla yükümlü oldukları ailelerinin gıda, konut, giyim,
sağlık, kültür ve eğitim gibi temel ihtiyaçlarını karşılamalı, insan onuruna
yaraşır bir hayat sürdürebilmelerine imkân vermelidir.
Asgari ücretin belirlenmesinin
temel amacı, sermaye karşısında korumasız olan işçilerin en düşük ücret
seviyesini göstermekken, uygulamada bu ücret, çoğunlukla işverenler tarafından
temel ücret olarak kabul edilmektedir. Doğru bir asgari ücret seviyesi,
ekonomik büyümeyi, sosyal refahı ve istihdamı olumlu yönde etkileyecektir.
Ayrıca, bu ücretin büyük kısmı iç piyasada talep oluşturacak ve sektörel
büyümeyi destekleyecektir.
AİLE HEKİMLİĞİ YÖNETMELİĞİNDEKİ YENİ DEĞİŞİKLİKLER
Sağlık Bakanlığı tarafından
yayımlanan Aile Hekimliği Uygulama ve Ödeme Yönetmeliği’ndeki son
değişiklikler, sağlık hizmetlerinin verimliliği açısından önemli olmakla
birlikte hekimlerimizin çalışma şartlarını zorlaştırmamalı ve sağlık hizmeti
alacak halkımızı da mağdur etmemelidir. Bu kapsamda şu hususların göz önünde
bulundurulması hayati önem taşımaktadır:
Hekimlerin mesleki
bağımsızlıkları korunmalı, suç teşkil edecek bir durum söz konusu olmadığı
takdirde, hekimlerin hastalara yazacakları ilaç ve kutu sayısıyla ilgili
herhangi bir dayatma olmamalıdır.
Yeni yönetmelikle sözleşme feshi
ile alakalı maddeler, aile hekimlerinin iş güvencesini tehdit etmemeli,
idareciler tarafından baskı unsuru olarak kullanılabilecek bir duruma da
sebebiyet vermemelidir.
Hekimler için getirilen puanlama
sistemi, hasta memnuniyeti ve doktorların çalışma motivasyonundaki ahengin
bozulmasına sebebiyet vermemelidir.
Vatandaşlarımızın normal hastane
başvuruları, aile hekimlerinin müdahale edemediği bir durum olduğundan, hastane
başvuru artışları nedeniyle yapılacak teşvik kesintilerinin, hekimlerimizi
olumsuz etkileyeceği hesaplanmalıdır. Herhangi bir engel olmadığı halde aile
hekimlerine başvurmayan hastalar için de hekimlerden kesinti yapılmamalıdır.
Kronik hastalık izlemlerinin daha
sağlıklı yapılabilmesi ve hekim yükünün hafifletilebilmesi için gerekli altyapı
eksikliği giderilmelidir.
Vatandaşların talebi üzerine
verilen sağlık raporlarının ücretli hale getirilmesi gözden geçirilmelidir.
Temel prensip, aile hekimliği hizmetlerinin ücretsiz sunulmasıdır. Bu ilkeye
uygun hareket edilmelidir.
Sonuç olarak; aile hekimliğinde
yapılan düzenlemelerin, sağlık hizmetlerinin sürdürülebilirliği ve
hekimlerimizin motivasyonu açısından dengeli ve adil olması gerektiğini
vurguluyoruz. Hekimlerimizin huzur içinde çalışabildiği bir ortam, halkımızın
sağlık hizmetlerinden en iyi şekilde yararlanmasının da garantisidir.
LİSANS VE DOKTORA ÖĞRENCİLERİNİN AZAMİ SÜRE SORUNU
Deprem, pandemi ve mali sebepler
nedeniyle öğrenimini tamamlayamayan lisans, yüksek lisans ve doktora
öğrencileri af taleplerini her platformda dile getirmeye devam ediyorlar.
Türkiye’de 500 binden fazla af bekleyen öğrencinin bulunduğu belirtilmektedir.
Öğrenci affı bütçeye yük getirmediği
gibi ülke ekonomisine katkı sağlayacak bir çalışmadır. Dolayısıyla
gençlerimizin talebine duyarsız kalınmamalıdır. 2022 yılında çıkarılan afla,
uygulamalardaki bazı aksaklıklar nedeniyle verimli sonuç elde edilememiştir.
Mezuniyetine çok az bir süre kala okulları ile ilişiği kesilen bu gençlerimizin
tekrar okul kaydı yapılıp mezuniyetlerinin sağlanması memleketimizin
yararınadır.
HALK EĞİTİM MERKEZLERİNDEKİ USTA ÖĞRETİCİLERİN PROBLEMLERİ
Halk Eğitimi Merkezleri ve
bunlara bağlı birçok kamu kuruluşunda her yıl binlerce farklı kurs açılmakta,
her yaş grubundan insan bu kurslara katılmaktadır.
Hayat boyu eğitim, aslında eğitim
sisteminin vazgeçilmez bir parçası olduğu gibi iş gücü anlamında da birçok
alana katkı sağlamaktadır. Ancak ne yazık ki bu kapsamda açılan ve eğitime
önemli katkısı olan bu kurslar bıçak gibi kesildi.
Bakanlığın tasarruf tedbirleri
kapsamında yaz sezonundan itibaren kota uygulamasına geçilerek kısıtlamaya
gidilmesi eğitim sistemine ve ülkenin iş gücü eğitim programlarına büyük
zararlar vermekte ve eğitimde de kalıcı hasarlara yol açmaktadır.
Söz konusu kota uygulaması
nedeniyle burada görev yapan, evlerine ekmek götüren usta öğreticiler,
aileleriyle birlikte büyük bir mağduriyet yaşamaktadır. Başta statü ve tam
sigorta olmak üzere, kurs açma problemleri, zamanında ödenmeyen ücretleri, izin
hakları, tatil günlerindeki ek ders ücretlerinin ödenmemesi ve daha birçok
sorunları ivedi olarak çözülmesi gerekirken maalesef usta öğreticiler şu an
evlerine ekmek götürememektedir. Bakanlığın “Hayat Boyu Öğrenme” kapsamındaki
bu kursları açmaması nedeniyle kendilerini bir anda kapının önünde bulan usta
öğreticilerin problemleri bir an önce çözüme kavuşturulmalıdır.
PAKİSTAN’DA "MEZHEP ÇATIŞMASI" TUZAĞI
Pakistan’ın kuzeybatısındaki Kurram
bölgesinde yakın zamanda başlayan Şii ile Sünni aşiretler arasındaki
çatışmalarda ölü sayısı ne yazık ki her geçen gün artmaktadır. Eski Başbakan
İmran Han’a yönelik komplo sonucu başlayan olaylar ve terör saldırıları
nedeniyle tansiyonun dinmediği ülkede "mezhepsel çatışma" da yeniden
patlak vermiştir.
Bugüne kadar emperyalist güçlerin
çıkarları doğrultusunda İslam dünyasını kan gölüne çeviren mezhepsel ihtilafın
daha fazla yıkıma sebep olmasının önüne geçmek için yetkili taraflar ve
bölgenin ileri gelenleri sorumluluklarını yerine getirmelidir. Geçtiğimiz
yıllarda dönemin yetkililerinin, "Hindistan'ın ülkede mezhep çatışması
çıkarmak için farklı hiziplerden ilim insanlarını öldürme girişiminde
bulunduğu" açıklaması önemlidir. Ülkede 2011’den bu yana zaman zaman
alevlenen ve yüzlerce kişinin katledildiği mezhepsel çatışmalarda dış
faktörlerin etkisi de unutulmamalıdır.
ABD’nin yerli iş birlikçileriyle
birlikte kurduğu komplo doğrultusunda görevden alınan eski Başbakan İmran
Han’ın tutukluluğu da ülkenin siyasi geriliminde etkin bir faktördür. Protesto
ve çatışmalarla sarsılan ülkede komplolarla alıkonulan siyasi aktörlerin
serbest bırakılması sağlanmalıdır. İstikrar için birlik ve beraberlik
içerisinde, halkın menfaatleri doğrultusunda hareket edilmelidir.
LÜBNAN’DAKİ ATEŞKES VE GAZZE’DEKİ DURUM
Siyonist terör rejimi, Lübnan’da
iki ay sürdürdüğü saldırılarda tek bir köyü dahi ele geçiremeyerek ateşkese
mecbur kalmış, tampon bölge oluşturma planı gerçekleşmemiştir. Ateşkes,
yerinden edilmelerine ve şiddetli saldırılara rağmen siyonist düşman karşısında
diz çökmeyen Lübnan halkının kazanımıdır. ABD ve Batı tarafından fonlanmasına
rağmen Lübnan cephesinde kaybeden siyonist düşman, Gazze’deki katliamlarını ise
artırarak devam ettirmektedir.
Haftalardır kuşatma altındaki
Kuzey Gazze’de açlığın yanı sıra sağlık krizi yaşanmaktadır. Bölgede yakıt
girişine izin verilmemesi nedeniyle sivil savunma hizmetleri durmuş, kronik
hastalar ilaçsızlık nedeniyle tedavi olamamakta, kirli su ve çöp yığınları
salgın hastalıklara neden olmaktadır. Filistin Sağlık Bakanlığı’na göre 7
Ekim'den bu yana siyonist terör rejiminin düzenlediği saldırılarda şehit olan
sağlık çalışanı sayısı 1050’ye yükselirken 310 sağlıkçı da işgal
hapishanelerinde tutulmaktadır.
Rakamlar siyonist terör rejiminin
sağlık sistemini bilinçli olarak hedef alarak bunu, Gazzelileri katletmek için
bir silah olarak kullandığını ortaya koymaktadır. Bir yıldır siyonist terör
rejiminin Gazze soykırımını durdurmayan, bunun için bir irade ortaya koymayan
ve somut bir adım atamayan İslam dünyası oluşan insani krizi de izlemekle
yetinmektedir.
Gazze’de kuşatma altına alınan
tüm bölgeler için acil insani yardım koridoru oluşturulmalı, bölgeye ivedilikle
sağlık malzemeleri ve çalışanları gönderilmeli, kronik hastaların tedavi için
Gazze’den çıkarılması sağlanmalıdır. Oluşan insani krizin sona erdirilmesi için
tüm baskı araçları kullanılmalıdır. ABD ve Batı’nın siyonist rejim hamiliğine
karşı İslam dünyası Filistinlilerin safında yer alarak işgal rejiminin şartsız
geri çekilmesini öngören bir ateşkes anlaşması için hemen devreye girmelidir.
HÜDA PAR GENEL MERKEZİ
